Boşanmada Kusur ve Kusur İlkesi : TMK 166 Çerçevesinde İddia-İspat, Deliller ve Yargıtay Uygulaması 

İstanbul’da boşanma davası açmayı düşünen eşler açısından kusur, sadece “kimin hatalı olduğu” tartışması değildir; boşanmanın kabulü, maddi-manevi tazminat, yoksulluk nafakası, yargılama giderleri ve çoğu dosyada velayet/kişisel ilişki değerlendirmelerinin gerekçelendirilmesi bakımından belirleyici sonuçlar doğurur. 

SEO kapsamında doğal anahtar kelimeler: İstanbul boşanma avukatı, İstanbul aile hukuku avukatı, çekişmeli boşanma davası İstanbul, boşanmada kusur, kusur tespiti, ispat yükü, tanık beyanı, hukuka aykırı delil, TMK 166, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi emsal kararları. 

A. Boşanmada Kusur: Kavram, Hukuki Zemin ve Sonuçlar 

Boşanma davalarında “kusur”, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin ihlali ile ortaya çıkan ve somut olayın şartları içinde eşlerden hangisine yüklenebileceği belirlenen davranışlar bütünüdür. Kusur, soyut bir ahlaki değerlendirme değil; TMK’nın (özellikle m. 166) öngördüğü boşanma sebebinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin ve boşanmanın mali sonuçlarının (TMK m. 174 maddi-manevi tazminat, TMK m. 175 yoksulluk nafakası) değerlendirilmesinin parçasıdır. Bu nedenle kusur tespiti yapılırken hem maddi hukuk (TMK) hem de usul hukuku (HMK) kuralları birlikte uygulanır. 

İstanbul gibi büyük ve yoğun yargılama pratiğine sahip bir şehirde, çekişmeli boşanma dosyaları çoğu zaman “kusur listesi” ve “delil seti” etrafında şekillenir. Dilekçeler aşamasında ileri sürülen vakıalar, delillerin hukuka uygun biçimde dosyaya kazandırılması, tanık beyanlarının niteliği ve mahkemenin gerekçeli karar kurma zorunluluğu, kararın istinaf/temyiz denetiminde ayakta kalması için hayati önemdedir. 

Kusurun tespiti, doğrudan veya dolaylı şekilde şu alanlarda sonuç doğurur: 
– Boşanma kararı verilip verilemeyeceği (özellikle TMK m. 166/1 ve m. 166/2 tartışmaları), 
– Maddi ve manevi tazminat koşulları (kusur karşılaştırması ve ağır kusur/az kusur ayrımları), 
– Yoksulluk nafakası (nafaka talep eden eşin kusurunun “ağır” olup olmadığı), 
– Yargılama giderleri ve vekalet ücreti, 
– Bazı dosyalarda velayet/kişisel ilişki değerlendirmesinde ebeveynlik davranışlarının gerekçelendirilmesi. 

Bu metinde “kusur ilkesi” başlığı altında, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu uygulaması ile şekillenen temel kriterler, uygulamada sık karşılaşılan ispat ve delil sorunlarıyla birlikte uzun ve sistematik biçimde incelenmektedir. 

B. Kusur İlkesi 

1. Kusur İlkesi Mutlak Değildir 

Boşanma yargılamasında kusur çoğu zaman merkezde görünse de, kusur ilkesinin “mutlak” olmadığı kabul edilir. Birinci olarak, TMK m. 166/1’in odak noktası, evlilik birliğinin “temelinden sarsılması”dır. Bu sarsılma, sadece tek bir kusurlu davranışla değil; evlilik süreci boyunca biriken çatışmalar, güven ilişkisinin zedelenmesi, birlikte yaşama iradesinin ortadan kalkması, ortak hayatın fiilen sona ermesi gibi unsurlarla belirlenir. Dolayısıyla mahkeme, sadece kusur sayısı veya kusurun “etiketi” üzerinden değil, evlilik birliğinin geleceğine ilişkin objektif ölçütler üzerinden değerlendirme yapar. 

İkinci olarak, TMK m. 166/2’de “itiraz” mekanizması vardır. Davalı eş boşanmaya itiraz edebilir; ancak itirazın dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanılması (hakkın kötüye kullanılması) ve eşler ile çocuklar için korunmaya değer yararın kalmamış olması halinde, mahkeme boşanmaya karar verebilir. Burada kusur, önemli bir veri olmakla birlikte tek ölçüt değildir; mahkeme, tarafların ve çocukların menfaatlerini de gözeten daha geniş bir değerlendirme yapmak zorundadır. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında vurgulanan yaklaşım şudur: Davacı tamamen kusursuz olmak zorunda değildir; daha fazla kusurlu tarafın da dava açma hakkı vardır. Ancak boşanma kararı verilebilmesi için davalıda “az da olsa” kusur bulunması ve bu kusurun somut vakıalarla belirlenmesi gerekir. Davalının kusursuz olduğu durumda davanın reddi gündeme gelir. Bu çerçeve, kusur ilkesini mutlaklaştırmadan, fakat kusuru da kararın dışına itmeden dengeli bir sistem kurar. 

İstanbul pratiğinde bu dengenin somut karşılığı şudur: Dilekçelerde ve delillerde kusur vakıaları doğru kurulmazsa, mahkeme evlilik birliğinin sarsıldığını kabul etse bile “kimin kusurlu olduğu” noktasında sağlıklı bir karşılaştırma yapamaz; bu da tazminat/nafaka gibi sonuçları belirsiz hale getirir veya bozma riskini artırır. Dolayısıyla kusur ilkesi mutlak değildir; fakat doğru işletildiğinde dosyanın bütününü taşıyan ana mekanizmalardan biridir. 

2. Kusursuz Eşin Dava Açmaması Hakkın Kötüye Kullanılması Olarak Yorumlanamaz 

Kusursuz veya az kusurlu eşin dava açmaması, tek başına “hakkın kötüye kullanılması” olarak yorumlanamaz. Hakkın kötüye kullanılması (TMK m. 2), istisnai bir denetim mekanizmasıdır ve somut olayda açık bir dürüstlük kuralı ihlali bulunmasını gerektirir. Bir eşin evliliği sürdürmek istemesi, aile birliğini korumaya çalışması veya ekonomik/psikolojik nedenlerle dava açmaktan kaçınması, hukuk düzenince korunması gereken bir tercihtir. 

Bu konu çoğu zaman TMK m. 166/2 bağlamında gündeme gelir: Davalı eş boşanmaya itiraz ettiğinde, mahkeme itirazın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını araştırır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, az kusurlu eşin boşanmaya karşı çıkmasının tek başına boşanma kararı için yeterli olmadığını; itirazın dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanıldığının ve eşler ile çocuklar için korunmaya değer bir yarar kalmadığının ayrıca ortaya konulması gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım, “kusursuz/az kusurlu eşin iradesi”nin otomatik biçimde aleyhe yorumlanmasını engeller. 

Uygulamada, özellikle İstanbul’da uzun süre ayrı yaşayan eşler arasında, davalı eşin itirazı bazen sadece yargılamayı uzatma, tazminat/nafaka pazarlığı veya çocukla kişisel ilişki üzerinde baskı kurma amacı taşıyabilir. Böyle bir durumda, itirazın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı; tarafların fiili ayrılık süresi, yeniden bir araya gelme olasılığı, çocuklar bakımından evliliğin sürmesinde korunmaya değer bir yararın kalıp kalmadığı, tarafların yeni bir hayat kurup kurmadığı gibi kriterlerle değerlendirilir. Buna karşılık, evliliğin sürmesinde makul bir yarar bulunduğu veya itirazın dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanılmadığı hallerde, kusursuz/az kusurlu eşin itirazı korunur. 

Sonuç olarak, kusursuz eşin dava açmaması ya da davaya itiraz etmesi otomatik biçimde kötü niyet göstergesi değildir. Bu alan, “istisnai denetim” alanıdır; mahkeme gerekçesinde somut olgularla açıklama yapmak zorundadır. 

3. Kusur Kabul Edilen Vakıalar Açıklanmalıdır 

Kusur tespiti, gerekçeli kararın en kritik kısmıdır. Mahkeme, “davacı kusurlu/davalı kusurlu” şeklinde soyut bir ifadeyle yetinemez; kusur saydığı vakıaları somutlaştırmalı ve bu vakıaların hangi delillerle ispatlandığını göstermelidir. Bu zorunluluk, HMK m. 297’deki gerekçeli karar yükümlülüğünün yanı sıra, tarafların hangi sebeple aleyhe sonuçla karşılaştığını anlayabilmesi ve üst mahkeme denetiminin sağlıklı yapılabilmesi için gereklidir. 

Kusur vakıalarının açıklanması özellikle şu açılardan önem taşır: (i) kusur karşılaştırması yapılmadan tazminat (TMK m. 174) koşulları doğru değerlendirilemez; (ii) yoksulluk nafakasında talep eden eşin kusurunun “ağır” olup olmadığı tespit edilemez; (iii) taraflar eşit kusurlu ise, eşit kusurlu eş lehine maddi tazminata hükmedilemeyeceğine ilişkin Yargıtay uygulaması devreye girer; (iv) kararın istinaf/temyizde bozulma riski artar. 

İstanbul’da uygulamada görülen önemli bir sorun, kusur vakıalarının “toplu” biçimde sayılıp geçilmesi ve hangi vakıanın hangi delile dayandığının gösterilmemesidir. Örneğin “hakaret etti”, “evi terk etti”, “ailesine karıştı” gibi genellemeler, kusur belirlemesi için yeterli değildir. Hakaretin ne zaman, nerede, kime söylendiği; terk iddiasında fiili ayrılığın nasıl gerçekleştiği; ailenin müdahalesinin evlilik birliğini nasıl etkilediği; tanıkların bu olayı görgüye dayalı olarak mı anlattığı gibi ayrıntılar açıkça yazılmalıdır. Gerekçe ne kadar somut olursa, kararın isabeti ve denetlenebilirliği o kadar artar. 

4. Kusur Belirlemesinde Taraflarca Getirilmesi İlkesine Aykırı Davranılamaz 

Boşanma davaları, kamu düzeniyle temas eden yönleri bulunsa da, kusur belirlemesi bakımından “taraflarca getirilme ilkesi” (iddia ve savunmanın sınırları) belirleyicidir. Bu ilkeye göre mahkeme, tarafların usulüne uygun biçimde ileri sürmediği vakıaları re’sen araştırıp kusur olarak kabul edemez. Çünkü kusur isnadı, karşı tarafın savunma hakkını doğrudan etkiler. Savunma hakkı, hangi vakıa ile suçlandığını bilme ve buna karşı delil sunabilme imkanını içerir. 

HMK sistemi, vakıaların dilekçelerde ileri sürülmesini, delillerin belirtilmesini ve ön inceleme aşamasında uyuşmazlık noktalarının netleşmesini hedefler. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, ön inceleme tamamlanana kadar HMK m. 141 kapsamında usulüne uygun biçimde dayanılmayan bir vakıanın, tahkikat aşamasında “kusur” olarak yüklenemeyeceğini; emredici usul kuralları gereği bunun mümkün olmadığını açıkça ifade etmektedir. Ayrıca “her davanın açıldığı tarihteki şartlara tabi olduğu” ilkesini vurgulayarak, davadan sonra gerçekleşen vakıaların kusur hesabına sokulamayacağını belirtmektedir. 

Bu ilkenin pratik sonucu şudur: İstanbul’da boşanma davası açarken veya davaya cevap verirken, kusur oluşturduğunu düşündüğünüz her vakıayı (tarih, yer, olay akışı) somut şekilde dilekçede belirtmek; her vakıa için delil bağlantısı kurmak gerekir. Aksi halde mahkeme, dosya içinde “varmış gibi görünen” bir olayı bile kusur olarak yazamaz veya yazsa bile kararın bozulma ihtimali yükselir. 

4.a. Usulüne Uygun Dayanılmayan Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez 

Mahkeme, kusur kabul ettiği davranışın dilekçelerde vakıa olarak ileri sürülüp sürülmediğini denetlemek zorundadır. “Vakıa” ile “hukuki nitelendirme” ayrımı burada kilittir. Örneğin “sadakat yükümlülüğüne aykırılık” hukuki nitelendirmedir; bunun vakıa karşılığı, hangi tarihte, hangi ortamda, hangi kişiyle ve hangi somut eylemle bu aykırılığın gerçekleştiğidir. Vakıa somutlaştırılmadıkça, karşı tarafın savunması ve mahkemenin ispat değerlendirmesi sağlıklı kurulamaz. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin usule ilişkin yaklaşımı, “dayanılmayan vakıa kusur olamaz” prensibi etrafında netleşmiştir. Kararlarda, dava dilekçesinde vakıa olarak ileri sürülmeyen bir hususun, gerekçeli kararda kusur hanesine yazılmasının bozma nedeni olduğu görülür. Bu yaklaşım, yargılamada sürpriz karar çıkmasını engeller ve tarafların iddia-savunma dengesi içinde yargılanmasını sağlar. 

İstanbul’daki uygulamada özellikle sosyal medya paylaşımları, mesajlaşmalar, üçüncü kişilerle iletişim gibi alanlarda vakıalar çok hızlı değişebilir. Bu nedenle “genel bir sadakatsizlik iddiası” yerine, somut olaylar sıralanmalı; hangi paylaşıma, hangi yazışmaya, hangi buluşmaya dayanıldığı açıkça gösterilmelidir. Böylece hem mahkeme delil toplayabilir, hem de karşı taraf savunmasını somutlaştırabilir. 

4.b. Usulüne Uygun Dayanılmayan Deliller Dikkate Alınamaz 

Boşanma yargılamasında delil, vakıa ile anlam kazanır. Taraf, vakıaya dayanmadığı halde bir delil sunarsa, mahkeme bu delilden hareketle kendiliğinden yeni bir kusur vakıası kuramaz. Çünkü delil, tarafların ileri sürdüğü vakıaların ispat aracıdır; “delilden vakıa üretme” yöntemi, taraflarca getirilme ilkesine aykırıdır. 

Uygulamada en sık görülen iki sorun, dayanılmayan tanıkların dinlenmesi ve dayanılmayan dosyaların/evrakın hükme esas alınmasıdır. Mahkeme, hangi delilin hangi vakıayı ispat için getirildiğini, delilin usulüne uygun sunulup sunulmadığını ve karşı tarafa inceleme/imkan tanınıp tanınmadığını gerekçesinde göstermek zorundadır. 

İstanbul pratiğinde, özellikle taraflar arasında aynı zamanda ceza soruşturması, 6284 tedbir dosyası, nafaka/velayet dosyası gibi paralel süreçler yürüdüğünde, farklı dosyalardan evrak getirtilmesi çok yaygındır. Bu durumda “dosya içeriğini getirttim” demek yetmez; o içeriğin hangi somut vakıa ile bağlantılı olduğu, hangi kısımının kusur tespitine esas alındığı ve karşı tarafın itirazlarının nasıl değerlendirildiği açıklanmalıdır. 

4.b.aa. Dayanılmayan Tanıklar 

Tanık delili, aile mahkemesi uygulamasında sık kullanılan bir delildir; ancak usulüne uygun şekilde tanık deliline dayanılmamış veya süresinde tanık listesi sunulmamışsa, kural olarak sonradan tanık dinletme talebi reddedilebilir. Bu, “kesin süre” ve yargılamanın disiplinini sağlayan usul kurallarının sonucudur. 

Uygulamada bazen “duruşmada hazır bulunan” bir kişinin tanık olarak dinlenmesi istenir. Böyle bir talep, karşı tarafa hazırlık imkanı tanımayabilir ve savunma hakkını zedeleyebilir. Bu nedenle mahkeme, tanıkların usulüne uygun bildirildiğini, tanık anlatımının hangi vakıaya ilişkin olduğunu ve tanığın görgüye dayalı bilgiye sahip olup olmadığını titizlikle denetlemelidir. 

4.b.bb. Dayanılmayan Dosyalar 

Boşanma davasına başka bir dosyadan belge getirtilmesi, özellikle İstanbul’da sık karşılaşılan bir durumdur. Ceza soruşturması evrakı, 6284 kapsamındaki tedbir kararları, kolluk tutanakları, hastane kayıtları veya farklı bir aile mahkemesi dosyasındaki beyanlar, tarafların delil setine dahil edilmek istenebilir. Ancak bu evrakın “hükme esas” alınabilmesi için, usulüne uygun biçimde delil olarak bildirilmesi ve karşı tarafa inceleme/itiraz imkanı tanınması gerekir. 

Ayrıca başka bir dosyadaki belgenin, tek başına kusuru kesin biçimde ispatladığı varsayılamaz. Örneğin tedbir kararı “koruma amaçlı”dır; ceza soruşturması evrakında iddia vardır, fakat kesinleşmiş hüküm olmayabilir. Mahkeme, evrakın niteliğini, içerdiği maddi olgu tespitlerini ve bu tespitlerin boşanma davasındaki kusur değerlendirmesine nasıl yansıyacağını somut gerekçelerle açıklamalıdır. 

5. Kusur Belirlemesinde Tanık Beyanları Takdiri Bir Delildir 

Tanık beyanı, boşanma davalarında çoğu zaman en erişilebilir delildir; ancak takdiri delildir. Yani hakim, tanık beyanını otomatik olarak doğru kabul etmek zorunda değildir. Tanığın olayı bizzat görmüş olması, anlatımın somut ve tutarlı olması, başka delillerle desteklenmesi ve tanığın taraflarla yakınlık derecesinin beyanı etkileyip etkilemeyeceği değerlendirilir. 

Tanık beyanları değerlendirilirken, “yetersiz”, “soyut”, “aktarıma dayalı” ve “duyuma dayalı” beyan ayrımları uygulamada belirleyicidir. İstanbul’da çekişmeli boşanma dosyalarında çoğu tanık, tarafların akrabası veya yakın çevresidir. Bu nedenle beyanların süzgeçten geçirilmesi, kusur tespitinin isabetini doğrudan etkiler. 

Mahkemenin tanık beyanlarına yaklaşımı, kararın kalitesini belirler: Somutlaştırılmış, görgüye dayalı ve birbirini doğrulayan beyanlara dayanmak mümkündür; ancak soyut ve duyuma dayalı anlatımlar üzerine ağır kusur yüklemek, üst mahkeme denetiminde sıklıkla sorun yaratır. 

5.a. Yetersiz Tanık Beyanları Esas Alınamaz 

Yetersiz tanık beyanı, iddia edilen vakıayı zaman, yer ve olay akışı bakımından somutlaştırmayan; “çok kavga ediyorlardı”, “eşine kötü davranıyordu”, “evde huzur yoktu” gibi genellemelerden ibaret anlatımlardır. Böyle beyanlar, kusurun hangi davranışla gerçekleştiğini göstermediği için kusur tespiti bakımından zayıftır. 

Yetersiz beyanların hükme esas alınması, gerekçenin de yetersiz kalmasına yol açar. Mahkeme, tanığın hangi olayı gördüğünü, o olayın evlilik birliğini nasıl etkilediğini ve neden kusur sayıldığını açıklamadıkça, kararın denetlenebilirliği azalır. Bu nedenle tanık sorgusunda somutlaştırma hedeflenmeli; tanığa “ne zaman, nerede, ne gördünüz, nasıl biliyorsunuz?” soruları yöneltilerek beyanın ispat gücü ortaya çıkarılmalıdır. 

5.a.aa. Görgüye Dayanmayan Tanık Beyanları 

Görgüye dayanmayan beyan, tanığın olayı bizzat görmediği; olaya ilişkin bilgiyi sonradan edindiği anlatımdır. Bu tür beyanlar, özellikle “sadakatsizlik”, “şiddet”, “hakaret” gibi özel alan iddialarında sık görülür. Tanık, olayın kaynağını belirtse bile, görgüye dayanmayan anlatımın ispat gücü sınırlıdır. 

Mahkeme, görgüye dayanmayan beyanları ancak başka delillerle destekleniyorsa dikkate almalıdır. Örneğin mesaj kayıtları, raporlar, resmi tutanaklar veya birden fazla tanığın tutarlı anlatımı gibi destekler yoksa, sadece “duydum” içerikli beyanla ağır kusur tespiti yapmak isabetli olmayacaktır. 

5.a.bb. Soyut Tanık Beyanları 

Soyut beyanlar, “çok kıskançtı”, “psikolojik şiddet uyguluyordu”, “ailesiyle çok vakit geçiriyordu” gibi kapsamı belirsiz ifadelerdir. Bu tür anlatımlarda davranışın sınırları belli değildir ve kusurun ağırlığı ölçülemez. Soyut beyan, ancak somutlaştırıldığında (örneğin hangi tarihte hangi söz söylendi, hangi olay yaşandı, hangi eylem tekrarlandı) ispat değerine kavuşur. 

Uygulamada, soyut beyanların çoğu kez tarafların duygu değerlendirmelerini yansıttığı görülür. Mahkemenin görevi, bu değerlendirmeyi somut olguya indirmektir. Somut olguya indirgenemeyen beyan, kusur tespitinde tek başına yeterli sayılmamalıdır. 

5.a.cc. Aktarıma Dayalı Tanık Beyanları 

Aktarıma dayalı beyan, tanığın olayı üçüncü kişilerden veya bizzat taraflardan duymasıdır. Bu beyanlar “ikinci el bilgi” niteliğindedir ve ispat gücü sınırlıdır. Özellikle boşanma davalarında tarafların yakın çevresi, olayları tarafların anlatımı üzerinden öğrenir; bu nedenle aktarıma dayalı beyanların çoğunlukta olması olağandır. 

Mahkeme, aktarıma dayalı beyanı değerlendirirken aktarımın kaynağını, aktarımın tutarlılığını, başka delillerle desteklenip desteklenmediğini ve tanığın taraflarla yakınlığını dikkate almalıdır. Aktarıma dayalı beyanlar, başka delillerle desteklendiğinde dosya bütününe katkı sunabilir; ancak tek başına ağır kusur tespitinin temeli yapılması risklidir. 

5.a.cc.aaa. Üçüncü Kişilerden Aktarım 

Üçüncü kişilerden aktarılan anlatımlar, zincirleme aktarım nedeniyle gerçek olay akışından kopabilir. Bu yüzden mahkeme, aktarımın hangi kişiden geldiğini, tanığın o kişiyle ilişkisinin ne olduğunu ve bu bilginin doğruluğunu neden kabul ettiğini sorgulamalıdır. Aksi halde, “sosyal çevre söylentisi” niteliğindeki anlatımlar, ispat standardını düşürür. 

İstanbul pratiğinde komşu-arkadaş çevresinin tanıklığı yaygındır. Bu tanıklık, görgüye dayalı ise güçlü olabilir; ancak “komşudan duydum” düzeyinde kaldığında kusur tespiti için yetersiz kalabilir. 

5.a.cc.bbb. Taraflardan Aktarım 

Taraflardan aktarılan anlatım, doğrudan “taraf beyanı”nın dolaylı bir versiyonudur. Tanık, davacı veya davalıdan dinlediğini aktarır; bu durumda anlatım tarafın sübjektif değerlendirmesini taşır. Mahkeme, bu tür aktarımı tek başına yeterli görmemeli; mutlaka destekleyici deliller aramalıdır. 

Örneğin “eşim beni dövdü dedi” şeklindeki aktarım, rapor veya kolluk tutanağı gibi belgelerle desteklenirse anlam kazanır. Destek yoksa, bu aktarım kusur tespiti için sınırlı bir ipucu olarak kalır. 

5.a.dd. Duyuma Dayalı Tanık Beyanları 

Duyuma dayalı beyanlar, kaynağı dahi net olmayan; “öyle konuşuluyordu”, “duyduk” gibi ifadelerden ibarettir. Bu tür beyanların ispat gücü en zayıf düzeydedir. Mahkemenin, duyuma dayalı anlatımları kusur tespitinin omurgası yapması, kararın denetiminde ciddi sorun yaratır. 

Bununla birlikte, duyuma dayalı beyanlar bazen “şüpheyi” artırabilir; mahkeme bu şüpheyi doğrulayacak başka delillerin toplanmasına yönelirse, yargılama bütününe katkı sunabilir. Ancak hüküm, duyuma dayalı beyan üzerine kurulamaz. 

5.b. Tarafların Tanık Olarak Beyanları Esas Alınamaz 

Taraflar yargılamanın süjesidir; tanık değildir. Tarafın duruşmada yaptığı açıklama, dilekçelerdeki beyanı veya yazılı beyanları, tek başına bağımsız tanık delili gibi değerlendirilemez. Bununla birlikte taraf beyanı, dosyanın bütününde tutarlılık ve olay akışını anlama açısından önem taşır. 

Uygulamada taraf beyanı, özellikle çapraz sorguda çelişkileri ortaya çıkarabilir; karşı tarafın iddialarını sınırlandırabilir veya doğrulayabilir. Ancak kusur tespiti, yalnızca tarafın kendi anlatımıyla kurulursa, ispat standardı düşer. Bu nedenle taraf beyanı, diğer delillerle birlikte değerlendirilmelidir. 

5.c. Vekil Olan Avukat Tanık Olarak Dinlenebilir 

Vekil sıfatıyla davayı takip eden avukatın aynı dosyada tanık olarak dinlenmesi, istisnai bir durumdur ve mesleki etik ile sır saklama yükümlülüğü nedeniyle dikkatle ele alınmalıdır. Avukat, müvekkiliyle ilgili sırları açıklayamaz; ayrıca vekilin tanıklığı, yargılamanın tarafsızlığı açısından da hassasiyet taşır. 

Bununla birlikte, avukatın bizzat görgüsüne dayanan ve sır kapsamında olmayan bir olaya ilişkin tanıklığı teorik olarak mümkündür. Örneğin adliye koridorunda yaşanan bir olay, tarafların duruşma dışı davranışları, tarafların birlikte yaşadığı konutla ilgili bir teslim-tesellüm süreci gibi vakıalarda avukatın görgüsü söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda dahi mahkeme, vekilin tanıklığını tek başına hükme esas almamalı; mümkünse başka delillerle destek aramalıdır. 

6. Diğer Tarafın Az da Olsa Kusurlu Olması Gerekir 

TMK m. 166/1 kapsamında boşanma kararı verilebilmesi için genel kabul, davalı eşin az da olsa kusurlu olmasının aranmasıdır. Davalının kusursuz olduğu; evlilik birliğinin sarsılmasına tamamen davacının eylemlerinin sebep olduğu hallerde dava reddedilir. Bu yaklaşım, “kimse kendi kusurundan yararlanamaz” düşüncesiyle uyumludur. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararlarında, daha fazla kusurlu tarafın dava açma hakkı bulunduğu kabul edilmekle birlikte, hüküm kurulabilmesi için karşı tarafta kusur belirlenmesinin zorunlu olduğu vurgulanır. Davalıya atfı mümkün hiçbir kusur yoksa, evlilik birliği sarsılmış olsa dahi davanın reddi gündeme gelir. Bu ilke, kusur tespitinin usule ve delillere uygun biçimde yapılmasını daha da önemli hale getirir. 

6.a. Tam Kusurlu Eşin Boşanma Davası Kabul Edilemez 

Tam kusurlu eşin boşanma davasının kabul edilmemesi ilkesi, özellikle TMK m. 166/1 uygulamasında görünür hale gelir. Tam kusurlu eş, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına tamamen kendi kusurlu davranışlarıyla sebep olan eştir. Böyle bir durumda boşanma kararı verilmesi, hukuk düzeninin kusurlu davranışı ödüllendirdiği yönünde bir algı doğurabilir. Bu nedenle uygulama, tam kusurlu eşin davasına temkinli yaklaşır. 

Ancak “tam kusur” tespiti de bir ispat problemidir. Tam kusur, sadece karşı tarafın savunmasıyla değil; somut vakıalar ve delillerle ortaya konulmalıdır. İstanbul’da özellikle şiddet, terk, sadakatsizlik gibi ağır vakıalarda “tam kusur” iddiası sık ileri sürülür. Mahkemenin görevi, iddiaları usul kuralları içinde tartışmak, delilleri toplamak ve gerekçeyi somutlaştırmaktır. 

6.b. Ağır Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir 

Ağır kusurlu eşin dava açabilmesi, “dava açma hakkı” ile “davayı kazanma şartları” ayrımını gerektirir. Daha fazla kusurlu taraf, boşanma davası açabilir; bu, hak arama özgürlüğünün sonucudur. Ancak davanın kabulü için davalının az da olsa kusurlu olduğunun ispatı gerekir. Bu nedenle mahkeme, davacının ağır kusurunu tespit etse bile, davalının kusur vakıalarını ayrıca belirlemeli ve kusur karşılaştırmasını yapmalıdır. 

Bu ayrım, İstanbul’da sık görülen karşı dava (davalının karşı boşanma davası) pratiğinde daha da önemlidir. Taraflar karşılıklı dava açtığında, mahkeme her iki davanın dayandığı vakıaları ayrı ayrı değerlendirir ve kusur karşılaştırmasını dosya bütününde kurar. 

6.c. Eşit Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir 

Eşit kusur halinde de boşanma kararı verilebilir. Çünkü evlilik birliği, her iki tarafın davranışları nedeniyle temelinden sarsılmış olabilir. Ancak eşit kusur, mali sonuçlar bakımından belirleyicidir. Özellikle TMK m. 174 kapsamında maddi tazminat için talep eden eşin diğer eşe göre daha az kusurlu olması gerekir. Taraflar eşit kusurluysa, eşit kusurlu eş lehine maddi tazminata hükmedilemez. 

Bu nedenle eşit kusur tespiti, tazminat ve bazen yoksulluk nafakası tartışmalarını doğrudan etkiler. Mahkeme gerekçesinde eşit kusurun dayandığı vakıaları ve delilleri net biçimde göstermelidir. 

6.d. Az Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir 

Az kusurlu eşin davası, uygulamada çoğu zaman daha güçlü bir kabul zemini bulur; çünkü karşı tarafın kusurlu davranışları evlilik birliğini sarsan ana faktör olarak ortaya konulmuştur. Ancak az kusurlu eşin davasında da usul ve ispat kuralları aynen geçerlidir. Az kusurlu eşin davası “kolay kazanılır” şeklinde düşünülmemelidir; zira karşı taraf kusuru tartışabilir, delilleri çürütebilir veya kusur karşılaştırmasını eşitlemeye çalışabilir. 

İstanbul’da uzun süreli fiili ayrılık, ekonomik şiddet iddiaları, aile müdahalesi ve iletişimsizlik gibi vakıalar, az kusurlu eşin davasında sık görülür. Bu vakıalar somutlaştırılıp delillendirildiğinde, mahkeme evlilik birliğinin sarsıldığını daha kolay tespit edebilir. 

6.e. Kusursuz Eş Boşanma Davası Açabilir 

Kusursuz eşin boşanma davası açması, evlilik birliğinin sarsılmasına diğer eşin davranışlarının sebep olduğu hallerde doğal bir haktır. Kusursuz eş lehine maddi ve manevi tazminat talepleri, çoğu dosyada bu çerçevede tartışılır. Ancak kusursuzluk iddiası, “ben kusursuzum” demekle değil; karşı tarafın kusur vakıalarının somutlaştırılması ve delillendirilmesiyle ortaya konulur. 

Kusursuz eşin davasında da mahkeme, davalının kusurunu “az da olsa” belirlemeli, bu kusurun evlilik birliğini temelinden sarsıp sarsmadığını değerlendirmeli ve gerekçeyi somutlaştırmalıdır. 

7. İradi Olmayan Davranışlar Kusur Kabul Edilemez 

Kusurun temel unsurlarından biri iradeliliktir. İradi olmayan davranışlar (örneğin ağır psikiyatrik atak dönemlerinde kontrol dışı davranışlar, ciddi bilişsel bozukluklar, tıbbi zorunluluklar) kural olarak kusur olarak yüklenemez. Ancak burada iki noktaya dikkat etmek gerekir: (i) iradesizlik iddiası tıbbi belgelerle desteklenmelidir; (ii) iradesizlik her zaman davranışın evlilik birliği üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz, sadece kusur isnadını etkiler. 

Örneğin bir eşin bağımlılık veya psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle evlilik yükümlülüklerini yerine getirememesi, boşanma sebebinin oluşmasına yol açabilir; fakat bu durumda kusur değerlendirmesi daha hassas yapılır. Mahkeme, sağlık raporları ve gerektiğinde bilirkişi/uzman görüşü ile davranışın iradilik boyutunu netleştirmelidir. 

8. Usulünce Dayanılan Deliller Toplanmadan Kusur Belirlenemez 

Kusur belirlemesi, delillerin toplanmasını gerektirir. Mahkeme, delilleri toplamadan “ön kabulle” kusur tespiti yapamaz. Tanıklar dinlenmeden, resmi kayıtlar getirtilmeden, raporlar incelenmeden, taraflara deliller hakkında diyeceklerini sunma imkanı tanınmadan yapılan kusur tespiti, eksik inceleme niteliği taşır. 

İstanbul’daki yargılama yoğunluğu, delil toplama süreçlerinde pratik zorluklar doğurabilir; ancak hız baskısı, eksik incelemeyi meşrulaştırmaz. Delillerin toplanması, kusur tespitinin doğruluğunu ve kararın istinaf/temyiz denetiminde ayakta kalmasını sağlar. 

9. Dayanak Davayı Açan Eş Kusurlu Kabul Edilir 

“Dayanak dava” kavramı, uygulamada bazen eşlerin birbirine karşı ardışık davalar açması veya farklı hukuki yollara başvurması durumunda gündeme gelir. Bir eşin dava açması, hak arama özgürlüğünün parçasıdır ve tek başına kusur sayılamaz. Ancak kötü niyetli, asılsız ve karşı tarafı yıpratma amacı taşıyan dava stratejileri, somut olayda kusur değerlendirmesine konu olabilir. 

Örneğin gerçeğe aykırı şiddet iddialarıyla 6284 tedbir sürecinin başlatılması, sonrasında ceza soruşturmasında iftira niteliğinde bulguların ortaya çıkması gibi durumlarda, “dayanak dava”nın kötüye kullanılıp kullanılmadığı tartışılabilir. Bu tip dosyalarda ceza yargılaması sonucu, maddi olgunun tespiti bakımından önemli hale gelebilir. 

10. Kusur Belirlemesinde Usuli Kazanılmış Hak Dikkate Alınır 

Usuli kazanılmış hak, bir yargılamada taraf lehine oluşan ve sonraki aşamalarda korunması gereken usulî konumu ifade eder. Bozma sonrası yargılamalarda veya istinaf/temyiz denetiminden sonra yeniden görülen dosyalarda, önceki kararın belirlediği bazı sınırlar usuli kazanılmış hak doğurabilir. Örneğin bir vakıanın kusur olarak kabul edilemeyeceği yönünde bozma gerekçesi varsa, mahkeme yeniden yargılamada bu sınırı gözetmelidir. 

Bu kurum, İstanbul’da sıklıkla görülen uzun süren boşanma yargılamalarında önem taşır. Çünkü dosya, farklı aşamalardan geçtikçe tarafların usulî konumu değişebilir. Mahkeme, usuli kazanılmış hakka aykırı karar verirse, kararın denetimde bozulması gündeme gelebilir. 

11. Elde Olmayan Sebeplerle Gerçekleşen Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez 

Mücbir sebep veya elde olmayan nedenlerle gerçekleşen vakıalar (örneğin ağır hastalık, doğal afet, zorunlu görevlendirme, hukuki/fiili engeller) kural olarak kusur sayılmaz. Ancak elde olmayan sebep, eşin evlilik yükümlülüklerini tamamen askıya aldığı anlamına gelmez. Eş, koşullar elverdiği ölçüde iletişimi sürdürmeli, ortak hayatı yeniden kurma yönünde makul çaba göstermeli ve diğer eşin menfaatlerini gözetmelidir. 

Bu nedenle mahkeme, “elde olmayan sebep” iddiasını değerlendirirken hem sebebin niteliğini hem de eşin bu sebep karşısındaki tutumunu birlikte ele almalıdır. Aksi halde, elde olmayan sebep arkasına sığınılarak evlilik yükümlülüklerinin ihmal edilmesi kusur tartışmasını yeniden gündeme getirebilir. 

12. Ret Konusu Davada Kusur Olarak Belirlenmeyen Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez 

Daha önce görülen ve reddedilen bir boşanma davasında, kusur olarak kabul edilmeyen vakıaların aynı dönem için yeni davada “kusur” gibi ileri sürülmesi, kesin hüküm ve vakıa aynılığı tartışmalarını doğurabilir. Burada temel soru şudur: Yeni dava, önceki davadan farklı ve yeni vakıalara mı dayanıyor, yoksa aynı vakıaların tekrarına mı? 

Mahkeme, yeni davanın dayandığı vakıaların zaman aralığını belirlemeli ve önceki davada tartışılan vakıalarla örtüşüp örtüşmediğini incelemelidir. Eğer yeni vakıalar doğmuşsa veya önceki davadan sonra evlilik birliğini sarsan yeni olaylar gerçekleşmişse, yeni dava bunlara dayanabilir. Aksi halde, aynı vakıaların tekrar ileri sürülmesi usul bakımından sorun yaratır. 

13. Anlaşma Protokolü Sunulması Kusurlu Olunduğuna Karine Teşkil Etmez 

Tarafların anlaşmalı boşanma protokolü sunması veya anlaşma görüşmesi yapması, tek başına “kusurlu olunduğu” anlamına gelmez. Anlaşma, çoğu zaman çocukların yıpratılmaması, ekonomik belirsizliklerin azaltılması ve yargılamanın uzamasının önlenmesi amacıyla tercih edilir. Bu nedenle protokol sunulması, kusurun itirafı olarak görülemez. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 12.12.2023 tarihli, E. 2023/8137, K. 2023/6114 sayılı kararında, kusur tespitinin dosyanın bütününe göre yapılması gerektiği; protokol gibi belgelerin tek başına kusur karinesi olarak değerlendirilemeyeceği vurgulanmıştır. Uygulamada bu karar, anlaşma girişiminin tarafların kusur durumunu otomatik olarak belirlemediğini göstermesi bakımından önemlidir. 

İstanbul pratiğinde, özellikle çekişmeli davanın belirli bir aşamasından sonra tarafların anlaşma arayışına girmesi çok yaygındır. Mahkemenin bu durumu, “kusur kabulü” gibi yorumlamadan; sadece tarafların iradelerini ve dosyanın geldiği aşamayı gösteren bir veri olarak ele alması gerekir. 

14. Yükümlülük Kapsamı Dışındaki Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez 

Evlilik birliğinden doğan yükümlülükler, TMK’nın çizdiği çerçeve içindedir. Bunun dışında kalan, kişilik hakları ve özel hayat alanına ilişkin tercihlerin, sırf diğer eşin hoşuna gitmediği için kusur sayılması mümkün değildir. Örneğin kişinin meşru sosyal ilişkileri, mesleki faaliyetleri, eğitim hayatı veya makul sınırlar içindeki kişisel alanı, doğrudan kusur isnadına konu edilmemelidir. 

Elbette bu alan, sadakat ve saygı yükümlülüğüyle çatıştığı noktada yeniden değerlendirilir. Ancak değerlendirme, “normatif” genellemelerle değil; somut olayın evlilik birliği üzerindeki etkisiyle yapılmalıdır. İstanbul’da kariyer yoğunluğu, vardiyalı çalışma, sık seyahat gibi yaşam tarzları, boşanma dosyalarında sık tartışma konusu olur. Bu dosyalarda mahkeme, çalışma koşullarını kusur gibi görmek yerine, eşlerin ortak hayatı sürdürme yükümlülüğünü nasıl yönettiğine bakmalıdır. 

15. Bilgisi Dahilinde Gerçekleşmeyen Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez 

Bir eşin bilgisi ve iradesi dışında gelişen olaylar, kural olarak kusur isnadına elverişli değildir. Üçüncü kişilerin haksız fiilleri, sosyal çevrenin müdahaleleri veya eşin haberi olmadan yapılan işlemler gibi durumlarda kusur yüklenebilmesi için, eşin bu olaya katkısı veya en azından ihmali bulunmalıdır. 

Örneğin eşin haberi olmadan yapılan bir borçlandırma işlemi, diğer eşin kusuru değildir; ancak eş, bunu öğrendikten sonra ortak hayatı kötüye kullanacak şekilde sürdürürse, bu durum farklı bir vakıa olarak tartışılabilir. Mahkeme, vakıaları zaman çizelgesi içinde değerlendirerek kusurun sınırlarını doğru kurmalıdır. 

16. Evlenmeden Önceki Vakıalar Kusur Kabul Edilemez 

Evlenmeden önce gerçekleşen vakıalar, kural olarak boşanmada kusur hesabına dahil edilmez. Çünkü evlilik birliği evlenme anıyla kurulur ve evlilik yükümlülükleri bu an itibarıyla doğar. Evlilik öncesi olaylar ancak evlilik içinde devam eden etkileri veya evlilik içinde yeniden üretilen davranışlar bakımından önem kazanabilir. 

Uygulamada bu başlık, “gizleme” iddialarıyla gündeme gelir. Eşin evlilik öncesi bazı olguları saklaması, evlilik içinde güven ilişkisini zedeleyebilir; bu durumda tartışma, evlilik öncesi olayın kendisinden ziyade, evlilik içinde ortaya çıkan güven kaybı ve bunun evlilik birliğini nasıl etkilediği üzerinden yürütülür. Bu nedenle mahkeme, “evlilik öncesi” olguyu doğrudan kusur saymak yerine, evlilik içindeki etkisini somutlaştırmalıdır. 

16.a. Hastalıklarını Gizlemek 

Evlilik öncesi hastalığın gizlenmesi her zaman kusur sayılmaz. Hastalığın niteliği, eşin bunu bilip bilmediği, hastalığın evlilik birliği üzerindeki etkisi, diğer eşin ne zaman öğrendiği ve öğrendikten sonra evliliği sürdürüp sürdürmediği (affetme/hoşgörü) gibi unsurlar birlikte değerlendirilir. 

Bu tip dosyalarda tıbbi belgeler, uzman raporları ve tarafların evlilik sürecindeki davranışları önemlidir. Mahkeme, gizleme iddiasını değerlendirirken kişilik hakları ve özel hayatın korunması ile dürüstlük kuralı arasındaki dengeyi gözetmelidir. 

16.b. Cinsel İlişkisini Gizlemek 

Evlilik öncesi cinsel yaşamla ilgili gizlilik alanı ile evlilik birliğinin güven temeli arasında hassas bir denge vardır. Bu konuda genellemeler yapmak doğru değildir. Uygulamada tartışma, çoğu zaman evlilik birliğinin kurulmasıyla ilgili esaslı olguların saklanıp saklanmadığı ve bunun evlilik içindeki güven ilişkisini nasıl etkilediği üzerinden yürütülür. 

Mahkeme, kişilik hakları ve özel hayatın korunması çerçevesinde, somut olayın evlilik birliğini temelinden sarsıp sarsmadığını değerlendirir. Kusur tespiti yapılacaksa, bunun hangi somut vakıaya dayandığı ve hangi delillerle ispatlandığı açıkça gösterilmelidir. 

17. Davadan Sonraki Vakıalar Kusur Kabul Edilemez 

Her dava, açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davanın açılmasından sonra gerçekleşen olaylar, kural olarak o davanın kusur hanesine yazılamaz. Bu ilke, usul hukukunun “dava şartları ve vakıa seti” mantığıyla uyumludur ve yargılamada sürpriz sonuçların önüne geçer. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin E. 2015/1895 sayılı kararında, ön inceleme aşaması tamamlanana kadar HMK m. 141’e uygun şekilde dayanılmayan bir vakıanın tahkikat aşamasında kusur olarak yüklenmesine imkan bulunmadığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca “her davanın açıldığı tarihteki şartlara tabi olduğu” vurgulanarak, dava açıldıktan sonra meydana gelen eylemlerin kusur hesabına sokulamayacağı ifade edilmiştir. 

Uygulamada davadan sonra gerçekleşen vakıalar, yeni bir dava konusu yapılabilir veya usul şartları oluşmuşsa dava dilekçesinin genişletilmesi yasağı ve karşı tarafın muvafakati gibi mekanizmalar çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak mahkeme, hangi vakıanın hangi tarih aralığına ait olduğunu mutlaka netleştirmelidir. 

18. Fevren Söylenen Sözler Kusur Kabul Edilemez 

Eşler arasındaki tartışma anında, fevren söylenen sözlerin otomatik olarak ağır kusur sayılması her zaman doğru değildir. Burada ölçüt; sözün ağırlığı, sürekliliği, tarafların karşılıklı davranışları, sözün evlilik birliğini sarsıcı etkisi ve kişilik haklarına saldırı boyutuna ulaşıp ulaşmadığıdır. Bir defaya mahsus söylenen hafif nitelikli sözler ile sistematik hakaret ve aşağılamayı aynı kusur düzeyinde değerlendirmek, adaletsiz sonuçlar doğurabilir. 

Bununla birlikte “fevri” gerekçesi, ağır hakaretleri her durumda mazur göstermez. Özellikle çocukların yanında yapılan ağır hakaretler, sosyal çevrede küçük düşürme, sistematik aşağılama gibi davranışlar kusur ağırlığını artırabilir. Mahkemenin yapması gereken, sözün bağlamını ve sürekliliğini somut delillerle ortaya koymaktır. 

19. Fiziksel Şiddette Beyan ve İz Karine Olarak Kusura Esas Alınır 

Fiziksel şiddet, boşanma davalarında en ağır kusur türlerinden biridir. Şiddet iddiasında beyan ve şiddetin izleri (darp raporu, adli muayene, hastane kayıtları, kolluk tutanakları, fotoğraflar, mesajlar) kusur tespitinde güçlü karine oluşturabilir. İstanbul’da aile içi şiddet dosyalarının yoğunluğu dikkate alındığında, bu delillerin hızlı biçimde toplanması hayati önemdedir. 

Şiddet iddiasında mahkeme, delillerin zamanlamasına ve tutarlılığına bakar. Darp raporunun olayla zaman bakımından uyumu, rapordaki bulguların anlatımla örtüşmesi, kolluk tutanağının ayrıntısı ve tanıkların görgüye dayalı anlatımları birlikte değerlendirilir. Bu değerlendirme yapılırken, karşı tarafın savunması, rapora itirazı ve olası çelişkiler de incelenmelidir. 

Uygulamada şiddet iddiası, çoğu zaman 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararlarıyla birlikte gelir. Tedbir kararları, kusurun kesin ispatı değildir; ancak tedbirin dayandığı olay anlatımı ve eş zamanlı deliller, kusur tespitine katkı sunabilir. 

20. Etkileyen Dava Sonuçları Beklenmeden Kusur Belirlenemez 

Bazı dosyalarda kusur tespiti, başka bir yargılamanın sonucundan etkilenebilir. Örneğin “kasten yaralama”, “tehdit”, “hakaret” gibi suçlamalara ilişkin ceza davası, maddi olgunun tespiti bakımından önemli olabilir. Böyle bir durumda mahkeme, HMK m. 165 çerçevesinde bekletici mesele değerlendirmesi yapabilir. 

Elbette her ceza soruşturması boşanma davasını bekletici mesele yapmaz. Bekletici mesele için, ceza dosyasının boşanma davasındaki kusur tartışmasının temelini oluşturan maddi olguyu tespit etme niteliği taşıması gerekir. Örneğin boşanma davasında şiddet vakıası ana kusur olarak ileri sürülmüşse ve ceza davası aynı şiddet vakıasını konu ediyorsa, ceza yargılamasının sonucu kusur tespitinde belirleyici hale gelebilir. 

İstanbul’daki pratikte, ceza dosyalarının uzun sürmesi nedeniyle boşanma davasının tamamen bekletilmesi her zaman mümkün olmayabilir. Bu nedenle mahkeme, dosyanın somut durumuna göre, delilleri toplayarak ve mümkün olduğunca maddi olguyu kendi yargılamasında da belirleyerek denge kurmalıdır. 

21. Tepki Niteliğindeki Davranışlar Kusur Kabul Edilemez 

Tepki niteliğindeki davranışlar, çoğu zaman önceki kusurlu davranışa verilen ani tepkilerdir. Örneğin uzun süreli şiddete maruz kalan eşin bir tartışmada sesini yükseltmesi veya bir defaya mahsus sert tepki vermesi, kusur ağırlığı bakımından farklı değerlendirilmelidir. Tepki, her zaman kusuru ortadan kaldırmaz; fakat kusurun ağırlığını azaltabilir veya “haksız tahrik” benzeri bir değerlendirme alanı yaratabilir. 

Mahkemenin yapması gereken, olaylar zincirini doğru kurmaktır. Tepkinin nedeni nedir, tepki hangi davranışa karşı verilmiştir, tepki ölçülü müdür, süreklilik gösteriyor mu? Bu sorulara somut delillerle yanıt verilmeden tepkiyi ağır kusur saymak isabetli olmayacaktır. 

22. Hukuka Aykırı Elde Edilen Delillere Dayalı Vakıalar Kusur Olarak Yüklenemez (HMK m. 189/2) 

HMK m. 189/2 uyarınca hukuka aykırı elde edilen deliller kural olarak dikkate alınamaz. Boşanma davalarında bu başlık özellikle dijital deliller bakımından önem taşır: Gizli ses kaydı, izinsiz görüntü, hukuka aykırı şekilde ele geçirilen mesajlar, şifre kırma, hesaplara izinsiz erişim gibi yöntemlerle elde edilen deliller, kişilik haklarını ve özel hayatın gizliliğini ihlal edebilir. 

Mahkemenin delil değerlendirmesinde şu sorular öne çıkar: Delil nasıl elde edildi? Delil elde edilirken kişilik haklarına ölçüsüz müdahale var mı? Delil başka bir şekilde elde edilebilir miydi? Delilin kullanılması, özel hayatın gizliliğini aşırı ihlal eder mi? Bu sorular, her somut olayda farklı yanıtlanabilir. Ancak genel kural, hukuka aykırı delile dayanarak kusur tespiti yapılamayacağıdır. 

İstanbul’da boşanma dosyalarında ekran görüntüsü, WhatsApp yazışması, sosyal medya mesajı gibi deliller çok sık sunulur. Bu delillerin hukuka uygun biçimde elde edilmesi ve doğrulanabilir olması, dosyanın sağlığı açısından kritiktir. Aksi halde hem kusur tespiti hem de kişilik hakları ihlali tartışmaları ortaya çıkar. 

23. Ceza Mahkemesinin Mahkûmiyet Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar 

Ceza mahkemesinin mahkumiyet kararı, özellikle maddi olgunun tespiti yönüyle hukuk hakimini bağlayabilir. Bu konu, TBK m. 74 ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde yerleşik şekilde ele alınır. Genel kabul; ceza mahkemesinin “fiilin gerçekleştiği” ve “fiilin hukuka aykırı olduğu” gibi maddi olgu tespitleri bakımından hukuk hakiminin bağlı olacağı; ancak kusurun derecesi, tazminat miktarı, nafaka değerlendirmesi gibi konularda hukuk hakiminin bağlı olmayacağı yönündedir. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.09.1981 tarihli, 1979/1-131 E., 1981/587 K. sayılı ve 27.04.2011 tarihli, 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı kararlarında, ceza mahkemesinin maddi olgu tespitinin hukuk hakimini bağlayabileceği vurgulanmıştır. Ayrıca HGK’nın E. 2013/4-1008 sayılı kararında, beraat kararının kusur, zarar, illiyet gibi hususlarda hukuk hakimini bağlamayacağı; ancak maddi olay tespitleri bakımından bağlılık ilkesinin kabul edildiği belirtilmiştir. 

Boşanma davalarında bu ilke pratikte şunu ifade eder: Eş hakkında “kasten yaralama” gibi bir suçtan kesinleşmiş mahkumiyet kararı varsa, hukuk hakimi şiddet eyleminin gerçekleştiği maddi olguya ilişkin tespitle bağlı hale gelebilir. Bu da kusur tespitinde güçlü bir dayanak oluşturur. İstanbul’da aile içi şiddet vakalarında ceza yargılaması ile aile mahkemesi yargılaması paralel yürüdüğünden, ceza kararının etkisi dosyanın stratejisini de belirleyebilir. 

24. 6284 Sayılı Kanun Hükümlerine Yönelik Kararlar Tek Başına Delil Olarak Kullanılamaz 

6284 sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararları, koruyucu ve önleyici niteliktedir; çoğu zaman hızlı bir ilk görünüş değerlendirmesiyle verilir. Bu nedenle tedbir kararı, boşanma davasında kusurun kesin ispatı olarak tek başına yeterli kabul edilemez. Tedbir kararının varlığı, şiddet iddiasının ciddiyetini gösterebilir; ancak kusur tespiti, mutlaka kapsamlı delil değerlendirmesiyle yapılmalıdır. 

Uygulamada İstanbul’da 6284 tedbir kararları sıklıkla boşanma dosyasına sunulur. Mahkemenin yapması gereken; tedbir kararını “başlangıç verisi” olarak kabul etmek, tedbirin dayandığı olay anlatımı ve eş zamanlı delillerin (rapor, tutanak, mesaj, tanık beyanı vb.) dosyada toplanmasını sağlamak ve kusur tespitini bu bütün üzerinden kurmaktır. 

Tedbir kararının tek başına delil sayılması, hem kusur tespitini zayıflatır hem de savunma hakkını zedeler. Bu nedenle mahkeme, gerekçesinde tedbir kararını hangi yönüyle dikkate aldığını ve hangi somut delillerle desteklediğini açıkça göstermelidir. 

C. Yargıtay Karar Künyeleri ve Uygulama Notları 

Aşağıda, metin içinde atıf yapılan ve uygulamada sık başvurulan bazı kararların künyeleri ile boşanma davalarında kusur tespitine etkisi özetlenmiştir. Karar metinlerinin tam içeriği, Yargıtay’ın Karar Arama sistemi ve hukuki içtihat veri tabanlarından ayrıca incelenebilir. 

1) Usulüne uygun ileri sürülmeyen vakıaların kusur sayılamaması / davadan sonraki vakıalar: 
– Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/1895 (Kazancı derlemesi): Kararda, ön inceleme tamamlanana kadar HMK m. 141’e uygun şekilde ileri sürülmeyen vakıaların tahkikat aşamasında kusur olarak yüklenemeyeceği; ayrıca davadan sonra gerçekleşen vakıaların dava tarihindeki şartlara tabi olduğu ilkesinin gözetileceği vurgulanmaktadır. 

2) Davalının kusursuzluğu halinde davanın reddi; TMK m. 166/2 itirazı ve hakkın kötüye kullanılması denetimi: 
– Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/16407 (Kazancı derlemesi): Kararda, davalının kusursuz olduğu durumda boşanma kararı verilemeyeceği; az kusurlu eşin boşanmaya karşı çıkmasının tek başına yeterli olmadığı, itirazın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olması ve korunmaya değer yararın kalmadığının anlaşılması gerektiği belirtilmiştir. 

3) Eşit kusur ve tazminat: 
– Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2019/7034 (Kazancı derlemesi): Tarafların eşit kusurlu olması halinde eşit kusurlu eş lehine maddi tazminata hükmedilemeyeceği; kusur belirlemesinin tazminat sonucuna etkisi vurgulanmıştır. 

4) Dilekçede vakıa olarak dayanılmayan eylemin kusur sayılamaması: 
– Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2016/15582 E., 2018/4901 K. (derleme): Mahkemece kusur olarak kabul edilen sadakatsizlik eylemine davacı dilekçesinde vakıa olarak dayanılmaması nedeniyle, usulüne uygun ileri sürülmeyen vakıaların kusur hanesine yazılamayacağı belirtilmiştir. 

5) Protokol sunulması ve kusur karinesi: 
– Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 12.12.2023, E. 2023/8137, K. 2023/6114: Anlaşmalı boşanma protokolü sunulmasının tek başına kusur karinesi sayılamayacağı; kusur tespitinin somut vakıa ve delil seti üzerinden yapılması gerektiği yaklaşımı ortaya konulmuştur. 

6) Ceza mahkemesi kararının hukuk hakimine etkisi: 
– Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 16.09.1981, 1979/1-131 E., 1981/587 K. ve 27.04.2011, 2011/17-50 E., 2011/231 K.: Ceza mahkemesinin maddi olgu tespitinin hukuk hakimini bağlayabileceği. 
– Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2013/4-1008: Beraat kararının kusur vb. değerlendirmelerde bağlayıcı olmadığı; ancak maddi olay tespitleri bakımından bağlılık ilkesinin kabul edildiği. 

D. Sonuç ve Uygulama Önerileri 

Boşanmada kusur, İstanbul’da görülen çekişmeli boşanma davalarında dosyanın omurgasını oluşturur. Kusur tespitinin doğru yapılması için, vakıaların dilekçelerde somutlaştırılması, delillerin hukuka uygun biçimde sunulması, tanık beyanlarının niteliğinin doğru okunması ve mahkemenin gerekçesinde kusur vakıalarını açıkça göstermesi gerekir. Aksi halde hem boşanma kararı hem de tazminat/nafaka gibi mali sonuçlar bakımından ciddi uyuşmazlıklar ortaya çıkabilir. 

Uygulamada özellikle şu noktalar dosyanın kaderini belirler: 
– Vakıaları “genel ifadeler” yerine tarih/yer/olay akışıyla yazmak, 
– Delil ile vakıa arasındaki bağlantıyı açık kurmak, 
– Tanıkları görgüye dayalı anlatıma yönlendirmek ve soyut anlatımları somutlaştırmak, 
– Dijital delillerin elde ediliş biçimini hukuka uygun hale getirmek, 
– Ceza yargılaması ve 6284 tedbir süreçlerinin boşanma dosyasına etkisini doğru okumak. 

Yukarıdaki bilgiler tavsiye ve hukuki danışma niteliğinde olmayıp, somut olayınızın özellikleri bakımından alanında uzman bir avukata danışmanız tavsiye olunur. 

E. Kusur Tespitinin Mali Sonuçlara Etkisi: Tazminat ve Nafaka 

Boşanma davasında kusur tespiti, sadece boşanmanın kabulü bakımından değil; boşanmanın mali sonuçları bakımından da belirleyici bir “eşik” işlevi görür. Uygulamada İstanbul’da en çok tartışılan başlıklar, TMK m. 174 maddi ve manevi tazminat ile TMK m. 175 yoksulluk nafakasıdır. Bu kalemlerin her biri kusur değerlendirmesiyle farklı ilişki kurar ve mahkemenin gerekçesinde bu ilişkinin açık biçimde kurulması gerekir. 

TMK m. 174/1’de maddi tazminat talep eden eşin, boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatleri zedelenmiş olmalı ve diğer eşe göre daha az kusurlu bulunmalıdır. Buradaki “daha az kusur” kriteri, kusur tespitinin sadece varlık/yokluk değil, ağırlık derecesiyle de yapılmasını zorunlu kılar. Örneğin taraflar eşit kusurlu ise, maddi tazminat koşulları oluşmaz. Yargıtay uygulaması, eşit kusur halinde maddi tazminata hükmedilemeyeceğini istikrarlı şekilde kabul eder. Bu yüzden eşit kusur tartışması, çoğu zaman tazminat tartışmasının merkezine yerleşir. 

TMK m. 174/2’de manevi tazminat bakımından ise, kişilik haklarına saldırı şartı aranır. Burada kusur, saldırının ağırlığı ve etkisiyle birlikte değerlendirilir. Manevi tazminat, sadece “kırıcı söz” veya “evliliği yürütmemek” gibi genel davranışlarla değil; kişinin onuruna, saygınlığına, beden bütünlüğüne veya özel hayatına yönelik hukuka aykırı bir saldırıyla gündeme gelir. İstanbul’da sık karşılaşılan saldırı türleri, fiziksel şiddet, sistematik ağır hakaret ve aşağılama, tehdit, cinsel zorlamalar, sosyal çevre önünde küçük düşürme, özel görüntüleri yayma tehdidi gibi davranışlardır. Bu tür iddialarda delil setinin güçlü kurulması, tazminat bakımından belirleyicidir. 

Yoksulluk nafakasında (TMK m. 175) ise talep eden eşin kusurunun “ağır” olmaması şartı aranır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “tam kusursuz” olmanın şart olmamasıdır. Talep eden eşin kusuru daha hafif veya eşit düzeyde olabilir; ancak ağır kusurlu ise yoksulluk nafakası reddedilebilir. Bu nedenle mahkemenin kusur tespitini, “nafaka bakımından ağır kusur eşiği” üzerinden ayrıca değerlendirmesi gerekir. Uygulamada bazı dosyalarda taraflar eşit kusurlu bulunmakla birlikte, nafaka koşullarının varlığı kabul edilebilir. Bu, kusur ile yoksulluk arasındaki ilişkinin farklı kurulmasından kaynaklanır. 

Son olarak yargılama giderleri ve vekalet ücreti bakımından da kusur dolaylı şekilde önem taşır. Hangi tarafın davasının kabul edildiği, hangi taleplerin haklı bulunduğu, hangi tarafın talep ve savunmalarının isabetli olduğu gibi ölçütler, giderlerin dağıtımını etkiler. Bu yüzden kusur tespiti, dosyanın ekonomik sonuçlarını bütüncül biçimde belirler. 

F. İstanbul Uygulamasında Kusur ve Delil: Pratik Strateji Notları 

İstanbul’da aile mahkemelerinin dosya yoğunluğu, kusur ve delil yönetimini daha stratejik hale getirir. Uygulamada isabetli kusur tespiti için “dosyayı baştan doğru kurmak” esastır. Çünkü dilekçeler aşamasında ileri sürülmeyen vakıaların sonradan kusur hanesine eklenmesi çoğu zaman mümkün olmaz; delillerin süresinde bildirilmeme riski doğar; tanık listeleri geç sunulursa tanık dinletme imkanı sınırlanabilir; dijital delillerin hukuka uygunluğu tartışmalıysa tamamen dışlanabilir. 

1) Zaman çizelgesi (timeline) oluşturma: Kusur vakıaları çoğu dosyada birkaç yılın birikimidir. Mahkeme, karmaşık anlatımları “zaman çizelgesi” içinde daha iyi okur. Bu nedenle İstanbul’da açılan çekişmeli boşanma davalarında, olayların tarih sırasıyla yazılması, dosyanın anlaşılmasını kolaylaştırır ve tanık anlatımlarının da bu çizelgeye oturmasını sağlar. 

2) Vakıa-delil eşleştirmesi: Her vakıa için en az bir delil bağlantısı kurulmalıdır. Örneğin şiddet iddiası için rapor ve tutanak, hakaret iddiası için mesaj ve tanık, ekonomik şiddet için banka hareketleri ve tanık, terk iddiası için ihtar/fiili ayrılık delilleri gibi. Vakıa-delil eşleştirmesi yapılmadığında, mahkeme delili hangi vakıa için değerlendireceğini net göremeyebilir. 

3) Tanıkların seçimi ve yönlendirilmesi: Tanıkların “görgüye dayalı” anlatım yapması kritik önemdedir. İstanbul’da tanıkların önemli kısmı akraba çevresidir ve soyut/aktarıma dayalı beyan riski yüksektir. Tanık dinletmeden önce tanığın hangi olayı bizzat gördüğü, hangi tarihte gördüğü, olayı nereden bildiği netleştirilmeli; tanığa olayın ayrıntısını anlatmasını sağlayacak soru planı yapılmalıdır. 

4) Dijital delillerde hukuka uygunluk: Boşanma dosyalarında ekran görüntüsü, mesaj, sosyal medya yazışması çok yaygındır. Ancak delilin elde ediliş biçimi tartışmalıysa, HMK m. 189/2 nedeniyle tamamen dışlanabilir. Bu nedenle delilin doğrulanabilirliği (tarih, taraf, içerik), elde ediliş yöntemi ve mümkünse teknik doğrulama imkanları (noter tespiti, bilirkişi incelemesi, cihaz incelemesi gibi) dosya stratejisinin parçası olmalıdır. 

5) Ceza/6284 süreçleriyle uyum: İstanbul’da boşanma davası ile eş zamanlı yürüyen ceza soruşturmaları ve 6284 tedbir süreçleri sık görülür. Bu dosyalardaki evrakların boşanma dosyasına “doğru bağlamla” taşınması gerekir. Tedbir kararı kesin delil değildir; soruşturma evrakı iddia içerir; kesinleşmiş mahkumiyet ise maddi olgu tespitleri bakımından daha güçlü etki yaratır. Mahkeme, bu evrakları bir bütün içinde değerlendirir ve gerekçesinde hangi belgeyi ne ölçüde dikkate aldığını göstermek zorundadır. 

G. Sık Sorulan Sorular 

1) “Kusur tespiti yapılmadan boşanma olur mu?” 
TMK m. 166/1 uygulamasında kusur, genellikle kaçınılmazdır; çünkü evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan vakıalar çoğu zaman kusur olarak tartışılır. Ancak kusur, tek başına yeterli bir ölçüt değildir; evliliğin temelinden sarsılıp sarsılmadığı ve TMK m. 166/2 itiraz koşulları gibi unsurlar da değerlendirilir. Davalının kusursuz olduğu durumda boşanma talebinin reddi gündeme gelebilir. 

2) “Tanıklarım sadece ‘duyduklarını’ anlatabiliyor; bu yeterli olur mu?” 
Duyuma veya aktarıma dayalı tanık beyanlarının ispat gücü sınırlıdır. Mahkeme, görgüye dayalı ve somut anlatımlara daha fazla önem verir. Bu nedenle dosyayı güçlendirmek için yazılı deliller, resmi belgeler, raporlar ve olayın somutlaştırılmasını sağlayacak başka kaynaklar değerlendirilmelidir. 

3) “Eşimin telefonundan mesajları aldım; delil olur mu?” 
Delilin elde ediliş biçimi hukuka aykırıysa, HMK m. 189/2 gereği delil dışlanabilir. Her somut olayda ölçülülük ve hukuka uygunluk değerlendirilir. Bu nedenle dijital delillerin kullanılabilirliği, somut olaydaki elde ediliş koşullarına göre değişir. 

4) “6284 tedbir kararı aldım; bu kusuru ispatlar mı?” 
Tedbir kararları koruma amaçlıdır ve tek başına kusurun kesin ispatı olarak kabul edilmez. Tedbirin dayandığı olay anlatımı ve eş zamanlı deliller (rapor, tutanak, mesaj, tanık beyanı) birlikte değerlendirildiğinde kusur tespitine katkı sunabilir. 

5) “Ceza davasında mahkumiyet olursa boşanma davasını kesin kazanır mıyım?” 
Ceza mahkumiyeti, maddi olgunun tespiti yönüyle hukuk hakimini etkileyebilir; ancak boşanma davasında yine de evlilik birliğinin sarsılması ve kusur karşılaştırması gibi unsurlar değerlendirilir. Mahkumiyet, kusur tespiti için güçlü bir veri olsa da her somut olayda dosyanın bütünü önemlidir. 

H. Örnek Kusur Vakıaları ve Yargıtay Yaklaşımı: Terk, Affetme ve Süreklilik 

Kusur tespiti, çoğu zaman belirli “tipik” vakıalar etrafında somutlaşır. İstanbul’da çekişmeli boşanma dosyalarında en sık karşılaşılan örneklerden bazıları terk (evden ayrılma), affetme/hoşgörü (kusurun sonuç doğurmaması) ve davranışın sürekliliğidir. Bu başlıklar, mahkemenin olayları zamansal bağlamda okumasını ve kusurun ağırlığını doğru ölçmesini gerektirir. 

1) Terk (evden ayrılma) ve kusur: Uygulamada taraflardan birinin sebepsiz yere evi terk etmesi, ortak hayatı fiilen sona erdiren ağır bir vakıa olarak görülebilir. Bu tür dosyalarda mahkeme, ayrılığın haklı sebebe dayanıp dayanmadığını (şiddet, aile baskısı, güvenlik riski, ekonomik zorunluluk gibi) araştırır. Haklı sebep yoksa, terk eylemi kusur olarak değerlendirilebilir. Nitekim basına yansıyan bir örnekte Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, sebepsiz yere evi terk eden eşin “tam kusurlu” kabul edildiği yerel mahkeme kararını uygun bulmuştur (haber: 10.08.2025). Bu tür örnekler, terk vakıasının somut koşullara göre ağır kusur doğurabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. 

2) Affetme/hoşgörü ve kusur: Boşanma davalarında sık karşılaşılan bir savunma, tarafların geçmişte yaşanan olayları “affettiği” veya birlikte yaşamaya devam ederek “hoşgördüğü” yönündedir. Genel yaklaşım; affedilen/hoşgörülen davranışların, kural olarak boşanma ve kusur tespitinde yeniden ileri sürülmesinin sınırlı olduğudur. Çünkü evlilik birliği devam ettirilerek bir bakıma olayın etkisi azaltılmıştır. Ancak affetmenin varlığı, somut olgularla ispatlanmalı; tarafların yeniden ortak hayat kurma iradesi, birlikte yaşama, barışma davranışları ve iletişim biçimi birlikte değerlendirilmelidir. 

3) Süreklilik ve tekrar: Tek seferlik bir davranış ile sistematik ve tekrar eden davranış aynı ağırlıkta değerlendirilemez. Örneğin bir defaya mahsus tartışma ile sürekli hakaret, bir anlık öfke ile süreklilik gösteren şiddet, tek bir iletişimsizlik dönemi ile yıllara yayılan ilgisizlik aynı sonuçları doğurmayabilir. Mahkeme, kusurun ağırlığını belirlerken davranışın sürekliliğini ve evlilik birliği üzerindeki birikimli etkisini gerekçesinde ortaya koymalıdır. 

Bu örnekler, kusur tespitinin sadece “oldu/olmadı” şeklinde değil; bağlam, haklı sebep, affetme ve süreklilik unsurlarıyla birlikte yapılması gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle İstanbul’da boşanma davası hazırlığında, olayların zaman sırasıyla kurgulanması ve her bir vakıanın neden kusur sayıldığına ilişkin hukuki gerekçenin delillerle birlikte kurulması, dosyanın kalitesini belirleyen en önemli faktörlerden biridir. 

Not: İstanbul’da dijitalleşen iletişim nedeniyle kusur vakıaları çoğu zaman mesajlaşma, e-posta, sosyal medya ve banka hareketleri üzerinden tartışılmaktadır. Bu tür delillerin, hem “vakıa ile bağlantı” hem de “hukuka uygunluk” bakımından dosyaya doğru kazandırılması; delilin kaynağının, tarihinin ve bütünlüğünün doğrulanabilir olması, kusur tespitinin isabetini artırır. Aksi halde, delil dışlanabilir veya ispat gücü zayıflayabilir; bu da kusur karşılaştırmasının ve mali sonuçların hatalı kurulmasına yol açabilir. 

Uygulamada küçük ayrıntılar, büyük sonuçlar doğurabilir; bu nedenle her iddia, delil ve itiraz dosya stratejisinin parçası olarak planlanmalıdır. 
 
Bu makalede yer alan bilgiler genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır ve hukuki danışmanlık yerine geçmez. Somut olayınıza ilişkin profesyonel hukuki destek almak için Avukat Eray Karabuğa ile iletişime geçebilirsiniz. 

Karabuğa Hukuk Bürosu, başta iş hukuku, kira hukuku, miras hukuku, gayrimenkul hukuku, aile hukuku, icra ve iflas hukuku ile tazminat hukuku olmak üzere birçok alanda gerçek ve tüzel kişilere avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir